Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?

Ferhan Şensoy’un yazıp yönettiği yeni oyunu Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi?‘yi 30 Mart’ta İzmir’de izleme fırsatı bulabildim. Bana göre Türk tiyatrosu’nun şu an düşmeyen, direnen adamlarından birisi olan Ferhan Şensoy yine kalitesini ortaya koyabilecek bir oyun sergiledi. Tabi aslında şunu da çok net bir şekilde söylemek istiyorum ki, hayatında Ferhan Şensoy’u pek dinlememiş, izlememiş ya da okumamış birisi için yine Ferhan Şensoy’un balon tiyatrosu olarak yorumlanabilecek bir oyun. Özellikle yaşından dolayı artık sahnede iyice takılmalar, unutmalar yaşıyor. Konu olarak da içeriği çok dolu olmasa da günümüz şartlarında sahnede Mustafa Kemal Atatürk diye bağırabilecek az insan kaldığı için gayet değerli bir oyun.

Ferhangi Şeyler‘i genelde kaçırmamaya çalışıyorum. Çünkü her Ferhan Şensoy tiyatrosuna gittiğimde sanki ustayla son bir kez karşılaşacakmışım gibi geliyor. Bu yüzden sonradan pişmanlık yaşamamak adına ve tabi bizim için direnen az insan kaldığı için her oyununa gitmeye çalışıyorum. Sanatı ve sanatçıyı desteklemenin belki de en vefalı tarafı bu. Yaşlansa bile, formundan düşse bile bu insanları desteklemek, sanatı desteklemenin ta kendisi. Ferhangi Şeyler’de de her geçen sene performansı daha geriye düşüyor. Hatta bazı oyunlarında 10 saniye kadar duraksayabiliyor. Fakat bana göre aslında bu duraksamalar artık Ferhan Şensoy’un sanatının ve kendisinin bir parçası. O duraksamaların içerisinde yılların emeğini ve yaşanmışlığını canlı canlı tadabiliyorsunuz.

Nereye de Gidiyor Lan Bu Gemi oyununa gelecek olursak, Huzur Apartmanı sakinlerinin apartman isimlerini Atatürk Apartmanı yapmak istemesiyle başlıyor hikaye. Ferhan Şensoy’dan beklenen ve şaşırtmayacak derecede politik bir oyun. Ne hükümet kalıyor oyunda, ne muhalefet ne de yandaşlar. Kısacası yine sistemin tüm bozukluğunu tarafsız olarak gözler önüne seriyor. Oyuncu kadrosu gayet başarılı bence ki kızıyla böylesine güzel bir oyunun içinde rol alması yapabileceği en güzel hareketlerden birisi olmuş. Kaldı ki umarım kızını da daha sık sahnelerde görebiliriz, oyunu toparlayabilen, sahneye yakışan bir oyuncu. Bunun yanında yine sahnede Ali Çatalbaş var ki zaten Pardon filmindeki Aydın karakterinden sonra sanırım sahnede sadece dursa bile seyircilerin bayılacağı bir insan kendisi. Oyunda da yine aktif bir şekilde kendisini izleyebiliyorsunuz. Ben kendisinin daha önce tiyatrosunu izlemiş birisi değilim fakat bu oyundaki performansıyla bile çok güzel ve yüzlerde gülümseme bırakan bir oyunculuk sergilemiş.

Aslında Ferhan Şensoy tiyatrosunu yazmak benim için çok zor. Çünkü ben Neden Ferhan Şensoy’u seviyorsun? sorusuna karşılık sadece Çünkü o Ferhan Şensoy diyebiliyorum. Bu kadar derinden saygı ve sevgi duyduğum birisi sahnedeyken sanırım saatlerce sadece o güzel sesiyle türkü söylese bile büyülenebilecek bir yapıya sahibim. Bu yüzden size de tavsiyem ne olursa olsun, bu usta oyuncuyu kaybetmeden bir kere olsun tiyatroda izleyiniz. Hayatınızda unutamayacağınız anlardan birisi olacağından hiç şüpheniz olmasın. Sanatı ve sanatçıyı gerçekten görebileceğiniz belki de son senelerinizde bu isimden daha iyi bir fırsat hiç bir zaman ayağınıza gelmeyecektir.

Star Wars: The Last Jedi

Geçtiğimiz günlerde yeni üçlemenin ikinci filminin ismi The Last Jedi olarak açıklandı. Tüm Star Wars severler için ismin çok klişe fakat bir o kadar da heyecanlandırıcı olduğundan şüphem yok. Bu isim sanki biraz da Episode 8 daha fazla konuşulsun, daha fazla teori üretilsin diye konmuş gibi geliyor bana.

George Lucas, Star Wars haklarını Disney‘e sattıktan sonra aslında fan kitlesinin çok tepkisini çekmişti. Hatta bu tepki öyle büyük noktalara ulaştı ki Disney fanlara bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Filmlerin hiç bir yerinde Disney logosunun gözükmeyeceğine – Disney genellikle çocuk filmleriyle anıldığı için – dair bir söz verdiler. Bu sözü tuttuklarını da Rogue One ve The Force Awakens filmlerinde gördük. Bu filmde de aynı şekilde Star Wars’un havasını bozmadan devam edeceklerinden eminim bu yüzden. The Force Awakens’ta yönetmen koltuğunda J.J. Abrams‘ı görmüştük. Bu sefer kendisi yönetmen koltuğunu Rian Johnson‘a bırakıp Executive Producer olarak devam edecek. Breaking Bad izlemiş herkesin de Rian Johnson ismini duyduğunda ne kadar heyecanlandığından eminim. Benim bu film ile ilgili beklentilerimi bir tık üste çıkaran isim oldu kendisi aynı zamanda.

Yeni filmin isminin duyurulmasıyla da tekrar ortaya binlerce teori atıldı. Bana göre en önemli şey yeni film afişinde Star Wars logosunun kırmızı renkler ile kullanılmış olması. Film ismi The Last Jedi olmasına rağmen bu rengin kullanılmış olması da benim en çok hoşuma giden detaylardan birisi oldu. Bu tarz gizemli ve küçük hareketleri Breaking Bad’de Rian Johnson’ın nasıl kullandığını biliyoruz zaten. Bu da onun fikirlerinden birisi olmuş olacak ki çok da güzel oldu. Breaking Bad’de ilk sezonun bir çok sahnesinde aslında dizi finalinin spoilerları yerleştirilmişti. Fakat bunlar o kadar ustaca ve akıllı bir şekilde yerleştirilmiş ki izleyenlerin hiç birisi bir şey anlayamamıştı. Ben bu logo ve isim zıtlığından da böyle bir şey çıkmasını bekliyorum. Hepimiz bir şeylerin olacağını biliyoruz, yüzlerce farklı teori tartışıyoruz fakat olacak şey yine bizi ters köşeye yatırıp heyecanlandıracak gibi geliyor.

Film şu an için 2017 Aralık ayında gelecek gibi duruyor. Herhangi bir erteleme olmadan bile oldukça uzak bir tarih aslında. Fakat ne olursa olsun iki seri filmi arasına Rogue One gibi inanılmaz bir filmi sıkıştırarak hepimizin sabırsızlığını bir nebze olsun azalttılar. Disney’in ve daha da önemlisi Rian Johnson’ın bu zorlu sınavı başarıyla geçtiklerini görebilmek için gün saymaya şimdiden başladık.

Herkes mi girişimci olmalı?

Hepimizin muhteşem işleri var. Her yaptığımız işi sonsuz bir özgüven ile mutlak başarı için yapıyoruz. Tüm girişimlerimiz biraz daha fazla mutluluk, biraz daha takdir edilmek için belki de. Dünya’da silinmeyecek izler bırakmaya çalışıyoruz. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bir gün öleceğiz ve bu Dünya üzerinde daha fazla söz söyleme hakkımız olmayacak. Bu yüzden öldükten sonra bizleri anlatabilecek, bizi bu Dünya üzerinde var edebilecek bir şeylerin peşindeyiz.

Bunu yapan kişiler hiç mi yok? Tabii ki var. Bill Gates, Mark Zuckerberg, Steve Jobs ve daha niceleri. Bu sektörde olduğumuz için bu insanları kendimize rol model almamız çok mantıklı. Fakat bu insanların yolundan giderken, hedeflerimizi bu insanlar gibi olalım şeklinde belirlersek, yaşlılığımızda bu hedefi tutturamadığımızda mutlak mutsuzluk ile tanışacağız. Soruyorum size, hepimiz mi böyle olmak zorundayız? Kendisine çok saygı duyduğum Serdar Kuzuloğlu‘nun bu konu ile ilgili bir sözü var.

Memleket ve dünya dertlerini siz çözün. Ben küçük meselelerin adamıyım. Bunlarla da birileri ilgilenmeli nihayetinde.

Söylemek istediğim şey aslında tam olarak bu. Hepimizin bir Bill Gates, bir Steve Jobs olması gerekmiyor. Herkesin muhteşem girişim projeleri yaratıp, bu projeler ile milyar dolarla oynaması gerekmiyor. Mesela bunun yerine bu projelerin danışmanlığını yapsak? Bu projeler için çok güzel tasarım çözümleri üreten bir tasarımcı olsak? Bu hedefleri koyup, bu hedeflere başarılı bir şekilde ulaştığımızda Bill Gates’ten ne farkımız kalır? Kişisel olarak mutluluğu mutlak başarı ile sağlayabiliyorsak, bu saydığım mesleklerde başarılı insanlar olduğumuz zaman mutluluk zaten kendi kendine gelmeyecek midir?

Dünya’da iz bırakmak için illa en yükseği hedeflememiz gerekmiyor. Bu hedefe ulaşamadığımız zaman mutsuzluğumuz çok fazla olacak ve milyarlarca insan arasından bile bir elin parmaklarını geçmeyecek insanı konuşuyorsak, bu mutsuzluğun başımıza gelme oranı çok fazla. Bu riske girmek yerine sahip olduğumuz işlerde çok çalışarak iyi bir yerlere gelmeyi hedeflersek inanın bu, hem hayattan aldığımız zevki arttırmamızı hem de başarılı insanlar olmamızı sağlayacaktır. Zaten günün sonunda yaptığımız işin hakkını veriyorsak zaman içerisinde istemesek bile bir anda nasıl bir Bill Gates olduğunuzu kendi kendinize deneyimleyebilirsiniz.